Son dönemin en çok konuşulan yapımlarından biri olan Sinners, yalnızca karanlık atmosferi ve Ryan Coogler imzasıyla değil, ödül sezonundaki görünürlüğü ve gişe performansıyla da dikkat çekti.
Film, 83. Altın Küre Ödülleri’nde 7 adaylık elde ederken, ABD/Kanada açılış hafta sonunda 48 milyon doları aşan hasılatıyla güçlü bir başlangıç yaptı; toplam dünya hasılatı ise 370 milyon doları geçti. Oscar yarışında da birden fazla kategoride adaylık ve ödül görünürlüğü yakalayan bu yapım, sinema gündeminde olduğu kadar fikrî haklar çevrelerinde de konuşuluyor.
Çünkü Sinners’ı asıl ilginç kılan, yalnızca ticari ve kültürel başarısı değil; bu başarının arkasında yer alan telif sözleşmesi mimarisi.
Hukukçular açısından dikkat çekici olan husus, filmin kendisinden ziyade Ryan Coogler ile Warner Bros. arasında kurulan sözleşmesel dengedir. Anlaşmada üç unsur özellikle öne çıkmaktadır: nihai kurgu yetkisinin yönetmende kalması, gelir paylaşımının klasik stüdyo modeline kıyasla daha erken başlaması ve en dikkat çekici unsur olarak, filmin haklarının gösterimden 25 yıl sonra Coogler’a geri dönecek olması.
Hak devrine farklı bir boyut kazandıran bu yapı, hakkı eski sahibinin hâkimiyet alanından tamamen ve kalıcı biçimde çıkarmaktan ziyade, belirli bir süreyle karşı tarafa bırakan bir kurguya işaret etmektedir. Bu yönüyle, klasik bir devir işleminden çok, lisans sözleşmelerini andıran, karma sözleşmesel yapıdan söz etmek mümkündür.
Aslında burada tartışılan mesele, yeni bir telif hukuku rejimi kurulmasından ziyade, pazarlık gücünün ve sözleşme tasarımının ne ölçüde belirleyici hale geldiğidir.
Zira Sinners örneği, mevcut hukuk düzeni içinde dahi hak devrinin süresi, ekonomik karşılığı ve geri dönüş şartlarının oldukça esnek biçimde kurgulanabileceğini göstermektedir. Başka bir ifadeyle, bugün asıl tartışılan husus, devrin kendisinden çok, bu devrin hangi süreyle, hangi ekonomik model çerçevesinde ve hangi geri dönüş imkânlarıyla yapılandırıldığıdır.
Bu nedenle Sinners, yalnızca başarılı bir film hikâyesi olarak değil, sektördeki Fikri Mülkiyet haklarının nasıl pazarlık konusu haline gelebildiğinin güncel bir örneği olarak okunmalı. Gişede yüz milyonlarca dolar üreten, ödüllerde yüksek görünürlük kazanan ve kültürel etki yaratan bir proje söz konusu olduğunda, “hak devri” artık salt bir mülkiyet transferi değil; ekonomik ömrü, kontrol seviyesi ve gelecekteki geri dönüş ihtimalleri dikkatle tasarlanmış bir sözleşme rejimi haline geliyor.
Türkiye bakımından da; özellikle ekonomik değeri yüksek yaratıcı üretimlerde, hak devrinin mutlak ve geri dönüşsüz bir işlem olarak değil; süreye bağlı, koşullu veya hibrit yapılarla kurgulanması yönündeki eğilimlerin zaman içinde daha görünür hale gelip gelmeyeceği önem taşıyor.
Bugünden kesin konuşmak ise güç. Ancak Sinners örneği şunu güçlü biçimde hatırlatıyor: Telif sözleşmelerinde asıl belirleyici olan, hakların devredilmiş olması değil; o devrin hangi sözleşmesel mimari içinde kurulduğudur.